13/11/2009 · Kategori: islam

Her düşünce ekolü insanı ideal olarak tanımlama ve ona uygun rolü biçme sevdasındadır. Beşeri düşünce sistemlerinin dışında kalan göksel kaynaklı dinlerin de farklı bir amacı yoktur. İnsanın yaratıcısı ile ilişkisi bağlamında bir hayat nizamı sunarlar.

Hayata bakışımızda ve ona yön verişimizdeki kilit sorun “insanın anlamlılığı” etrafındadır. İnsanın bu dünyada bulunuşunun bir anlamı var mıdır yoksa kör bir mekanizmanın ürünü müdür? Rene Guenon der ki : “Eğer dünya anlamsız ve hedefsiz değilse, insan da hedefsiz ve anlamsız değildir.”’

Bu soruna Marks’ın verdiği cevap “insanın gerçekte bir yazgısının olmayışı” şeklindedir. İnsanın anlamsızlığı ve kadersizliği doğal olarak dünyanın da anlamsızlığı düşüncesini beraberinde getiriyor. Marks gençken yazdığı küçük bir kitabın girişinde şöyle diyor: “Tabiatta doğru dürüst bir düzen olmadığı için Tanrı vardır. Dünyada karmaşa, mantık dışılık olduğu için Tanrı vardır ve Tanrının varlığının temelinde de mantıksızlık vardır.” Ve böylece bu anlamsız dünyanın yazgısız insanını kendine getirmek, özgürleştirmek için onu kendine yabancılaştıran dinle mücadele etmek gerektiğine inanılmıştır. Çünkü Feuerbach’ın deyimiyle: “Dinin etkisiyle kişi kendisine yabancılaşmaktadır.” Ve aslında “Tanrı insanın yaratıcısı değil, insan Tanrının yaratıcısıdır.” Bu yüzden dinin gücünü ortadan kaldırıp insanlığı kurtarmak için her türlü yol mubahtır ve Lenin’in ifadesiyle bu hedefe ulaşmak “Dine karşı acımasız olmakla mümkündür”.

Guenon’un anlam sorusuna dinlerden gelen cevap: “Dünya anlamasız olmadığı gibi insan da anlamsız değildir ve hatta dünyanın anlamı insanın kendini gerçekleştirmesine hizmettir, O’na beşiklik yapmaktır.

Yunan mitolojisinin Tanrı-insan ilişkisinden fazlasıyla etkilenip bununla tüm dinleri yargılayan Marks’ın düşüncesinin aksine semavi dinler dünyadaki nizam, akla, tabiata dikkat çekip bunları Allah’ın varlılığının delili olarak sunup, insan –tanrı çatışması ve sevgisizliğini değil, insanı Allah’ın halifesi ve emanetinin taşıyıcısı yaparak yüce bir mevkie çıkarmaktadır. Dinlerin bu şekilde yorumlanması gerekir.

Bu yorumda insanın kendine yabancılaştığını söyleyen Marks ve Feuerbach’ın tezinin aksine insan kendini tanıdıkça Rabbini kendinde bulacaktır. Allah, insanın dışında, O’ndan uzakta değil, O’nun özündedir ve şah damarından daha yakındır. Bu yakınlık ilişkisinde “Allah-insan” dostluğu vardır, insanla savaşan Tanrı yoktur.

Hz. Ali der ki: “Hastalığın senin içindedir ama bilmiyorsun, şifan da senin içindedir ama görmüyorsun.”

İnsanın kendinden hareketle Tanrıya gitmesi salık verilir. Akıl dışı sahillerde rasyonellikten kopup kendi maddesine ve dünyaya yabancılaşan insan değil, bizzat kendi üzerinde çalışarak ve tabiatı okuyarak Allah’a giden insan vardır dinlerde..Tabiat, Allah’ın bir kitabı insanda bu kitabın en değerli sayfasıdır. Allah-tabiat-insan birbirinden ayrı ele alınamayacak değerlerdir.

Kutsal kitaplardaki anlatımların özü budur. Bunun dışında yer alan aklın almadığı mucizelerin anlatımı ise literal değil, bize bir hikmetin kavratılmaya çalışıldığı ezoterik hikayeler olarak değerlendirilmelidir ki benim mucizelere bakışım bu yöndedir. Tabiat kanunlarına ters bu olaylar gerçekte yaşanmış şeyler değil arkasında derin metafizik anlamlar bulunan mistik hikâyelerdir. Ve kutsal kitaplarda konuşan kişi “Tanrı” değil, o kitabı bize tanıtan peygamberin kendi yükseldiği manevi makamdan yaptığı aktarımlardır. Ve o peygamber kendi bireysel, zihinsel ilerlemesinin el verdiği ölçüde ve devrinin şartlarından da bağımsız olmaksızın kendi kalbinde, zihninde hissettiği manaları bize aktarmıştır. Kutsal kitaplarda bugünün bilimiyle ters düşen anlatımlar, kitabı getiren peygamberin devrinin bilgisi üzerinden yapılan bir tefekkür ve ilham olduğu için dünyaya ve bugünkü bilime bakan yönüyle hatalar içerebilir. Bu hatalar peygamberin değerini düşürmediği gibi kitabın kutsal tanrısal yönünü de zedelemez.  Çünkü kitap peygamberin tanrısal zihninden gelmektedir ve peygamberin beşeri bilgisinin sınırları içindedir. Biz Kur’an-ı Kerim’i okuduğumuzda Hz. Muhammed’in manevi yüksekliğiyle karşılaşıyoruz, Kuran’daki ilham Allah’tan fakat sözler ve şiirsel üslup Hz. Muhammed’e aittir.

Kur’andaki bir ayette “o, bir şairin sözü değil, kerim bir elçinin sözüdür” buyrulmuştur ve yine Kur’anda “ben sizin için gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım” ayeti Kuran’ın Hz.muhammed’in zihninden bağımsız olmadığını göstermektedir.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

12/11/2009 · Kategori: tefekkur

Hıristiyanların yeryüzünde yaşamış Tanrı olduğuna inandığı Müslümanların ise mucizevi olarak dünyaya gelen fakat sadece bir peygamber olarak inandıkları Meryem oğlu İsa Mesih diye bir kişi gerçekten var mı?..

İsa'nın yaşadığına inanılan dönemdeki ciddi tarihçilerin hiçbirinin kitabında bu konuda bir bilginin yer almaması üzerinde düşünülmesi gereken bir durum bence.Babasız olarak dünyaya gelmiş,ölüleri diriltmek gibi mucizeleri olan mevcut yönetim tarafından asi olarak kabul edilip çarmıha gerilmiş bir kişinin hayatıyla ilgili pek çok tarihi belge olması gerekmez mi?..Biz Hz.Muhammed ile ilgili kendi el yazısıyla yazılmış mektuplarına kadar bir çok bilgiye sahibiz,O'nun varlığıyla ilgili şüphe duymayacak kadar çok verimiz var.Hz.İsa döneminde yazı icad edilmiş ve pek çok tarihçi yaşamış olduğuna göre bu konuda sayısız bilgi bize ulaşmış olmalıydı oysa elimizde sadece İncil metinleri var İsa'nın yaşadığına dair, bir de bunu teyid eden Kur'an metinleri.

Benim bu konudaki görüşüm bakire Meryem'den doğma İsa mesih diye birisinin yeryüzünde hiç yaşamadığı yönünde.Tevrat ayetlerindeki katliamcı,sert tanrı figürünü sorgulayıp bundan rahatsız olan ve Tanrı'nın saf sevgi olması gerektiğine inanan bir grup Yahudi mistik din adamı tarafından oluşturulmuş yeni Tanrı'nın adıdır İsa..Yahudilerin dağılma dönemine denk gelen bir dönemde paganizmin etkisinde kalan gnostik yahudilerin pagan unsurları yahudiliğe monte ederek oluşturdukları ve İsa ismini verdikleri bir Tanrı ile yeni bir ahit yapmışlar ve yeni bir dinin temellerini atmışlardır.Müslümanların iddia ettiği gibi Pavlos gerçek İncil'i tahrif eden bir kişi değil aksine İncil'i bizzat yazan öncü kişidir.Yani Pavlos olmasaydı incil'de olmayabilirdi diyebiliriz...İsa astrolojik figürler kullanılarak oluşturulmuş bir tanrıdır.Bu açıdan bakılınca incil'in literal okunması yerine içindeki anlatımların tamamen sembolik olduğunu kabul etmek gerekir..oluşturulmuş bir figür olan İsa ile bu miti oluşturan maneviyatçılar bize ne anlatmak istemiştir?..Vermek istedikleri manevi mesaj nedir,buna odaklanmak gerekir kanaatindeyim.

Baba-oğul-kutsal ruh üçlemesindeki anlam nedir?..Tanrının insanı kendi suretinde yarattığı üç dinin de kabulü..Bu üçlemenin kozmik bir üçleme olduğuna inanıyorum..Baba denilen şey Tanrı'nın değişmeyen özünü ifade ediyor.Tanrının potansiyelini,kuvve halinde duran sonsuz,değişmeyen yapısını...Oğul ise tanrının kuvveden fiile çıkan ve evren olarak algıladığımız yönü..değişime,dönüşüme tabi olan Tanrının enerji olarak algıladığımız yönü.Kutsal ruh ise oğulda yani yaratılmışlarda açığa çıkan 'bilinç' durumu.En mükemmel şeklini insanda görüyoruz..İnsanda üçlü bir yapıya sahip..Beden-can ve ruh üçlemesine sahip bir varlık..Beden ve can, baba ve oğul gibi düşünülürse sahip olduğumuz ruh(bilinç) da kutsal ruha benzetilebilir.

Buna Kurani perspektiften de bakabiliriz.Allah ile ilgili açıklamalarda farklı yönler görüyoruz.''O alemlerden ganidir ve doğmamış doğrulmamıştır'' ayetleri Tanrının ''Baba'' olan değişmeyen özüne işaret eder..''Her nereye bakarsanız O'nun vechini görürsünüz ve dönüşünüz O'nadır'' ayetleri ''oğul'' denilen değişen yapısını ,'ben insana kendi ruhumdan üfledim ve emanetimi insan yüklendi' mealindeki ayetler ise 'kutsal ruha' işaret olarak yorumlanabilir.

Peki Kur'an'da anlatılan İsa Mesih kıssasını ne yapacağız?..Burada benim bakışım sadece isa mesih kıssası değil Kur'andaki tüm kıssaların literal değil sembolik anlatımlar olduğu yönünde.Ben gerçekten cennetten yeryüzüne inmiş bir Adem peygamber olduğunu da düşünmüyorum,bu kıssa ile bize verilmek istenen mesajı irdelemek lazım..Aynı şekilde Nuh tufanında,Kızıldenizin yarılmasında veyaİbrahim peygamberin ateşe atılmasındaki mecazı anlamak gerektiği gibi.Bunların batıni yorumları ehli tarafından yapılmış zaten,bugün de biz kendimize bakan yönüyle yorumlayabiliriz ama bunların gerçekten yaşamış şahsiyetler olduğunu iddia edemeyiz,gerçekten yaşadığını bildiğimiz tek insan Hz.Muhammed(as)'dır.Ve O'nun gibi pek çok Allah elçisi yeryüzünde görevler ifa etmiştir,bundan kuşkum yok ama bunların mucizevi işler yaparak insanları etkilemek yerine sadece tebliğ yapıp 'beşeri' bir mücadele verdiklerini düşünüyorum.Bakire bir kadının Tanrının üflemesiyle bir erkek çocuğa hamile kalacağına inanmıyorum açıkçası.

Kendi tanrısallığını keşfedememiş her insan manevi açıdan bakiredir.Kendini farkeden,içindeki bu ışığı hisseden  insan ise o bakire halinden kendi İsa'sını doğuracaktır.İncil'de de ''sır isa mesih'in içinizde olmasıdır' mealinde bir pasaj vardır.Kanımca bu sırrı yaşayan Pavlos gibi maneviyatçılar bize bu gerçeği İsa hikayesiyle anlatmaya çalışmışlardır.

İnsanların zamanla İsa'yı gerçekten yaşamış bir tanrı-insan sanmaları ve işi putperestliğe dökmeleri üzerine Kur'an yeni bir algı ile insanları sarsmış ve Allah'ın aşkın yönüne vurgu yapmış ve insan bilincini bu yanlış anlamadan kurtarmaya çalışmıştır.

Hz.Mevlana'nın paylaştığım bir sözüyle konuyu bağlamak istiyorum;

“Vücudumuz Meryem gibidir. Bizim herbirimizin içinde bir İsa vardır. Aşk ızdırabıyla büyük acılar bizde zuhur ederse o zaman İsamız doğacaktır.''

İsa Mesih'in içinizdeki sırrını keşfetmeniz dileğiyle,

sevgiler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/11/2009 · Kategori: tasavvuf

EMANET

Emanet; birisine koruması  için geçici olarak bırakılan ‘şey’….

‘ ‘ Biz emaneti göklere,yere ve dağlara arz ettik,onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar,ondan korktular da insan onu yüklendi’’....

                İlahi emanetin taşıyıcısı olmak…..

İnsan;..bir mekan,bir sandık,bir kutu…..Hakk’ın sırrını içinde saklayan. O ki emanetini insana sunuyor;

-          Koru bunu!!..Sahip çık bana ait olana..Gökleri ve yeri yaratan Ben,sana kendi özümden nir ‘şey’ verdim,hiçbir varlığı  buna layık görmedim,seni sevdim,seni seçtim..Sen kendini etten kemikten sanıyorsun ama benim katımda emanetimi taşıyan bir cansın..sırrımsın,esmamsın..

-          Hala sağa sola bakmadasın,başını göğe kaldırıp yukarıda sanmada,Ben’i uzaklarda aramadasın…Canındayım,ruhundayım,aldığın her nefeste ‘ Hu’ diyen yanındayım..

Bu ilahi nefesle, topraktan yaratılmış yede sürünen insan taa arşa yükseliyor, melekler secdeye kapanıyor ayaklarında…

                İnsan;

Ne hayvan gibi tam toprak, ne melek gibi saf nur

Karışık bir terkiple yer ile gök arasında dolanır durur

Aynı tende hem nur hem zulmet barınıyor,ne müthiş bir kavganın içinde salınıyor..

Ya simsiyah bir gece firakı körüklüyor, alacakaranlıklar mehtabını özlüyor

Bitmeyen bir ızdırap,süre giden çileler…….’Dert’ sahibi tek varlık arz-ı endam ediyor,

Emanet ağır bir yük omuzlar eğiliyor…

Bu muazzam varlığa Sahibi yetişiyor, sır kutusu açılıp şöyle dile geliyor;

-          ‘ ‘Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’’

-          An beni anayım seni, biraz çaba göstersen koşacağım Ben sana, bu dinmeyen fırtına sükûn bulacak canda…

-          Âşıklar maşukuna kavuşmadan durulmaz

-          Hamd etmeyen bir zerre bu âlemde bulunmaz.

Gönlünde bu ilahi manayı hisseden insan uyanıyor daldığı o uykudan, dirilmiş kalbi ile şükrediyor durmadan…

Hissettirdin kendini verdiğin emanetle

Şu balçık bedenimi yücelttin letafetle

Hiçlik okyanusundan çıkardın azametle

Varlığınla var kıldın dirilttin muhabbetle

Niyazımız odur ki

Komşu eyle bizleri habibin Muhammet’le..

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/11/2009 · Kategori: tasavvuf

İNSAN-I KAMİL’DE EVRENSEL SEVGİ

İslami irfan ekolünde İnsan-ı Kamil; ‘ ‘Kainat’’ adı altında görülen her şeyin Allah’ın isimlerinin ef’al mertebesinde açığa çıkışı olduğunu bilerek tüm eşyaya Hakk’ın bir yansıması olarak bakan ve Esma sırrının asıl taşıyıcısının kendi ‘ ‘özü’’ olduğunun idraki içinde, ‘ ‘Ben’’ bildiği varlığını Vahdet denizinde boğarak, Hakk’ın varlığında yok olan kişidir.

                Şu yaşadığımız kesret âlemindeki çoklu görüntüler, birbirinden kopuk ayrı parçalar değil, Tek bir varlığın değişik özellikleriyle kendini kendinde seyretmesidir. Bu bilgi düzeyinde hiçbir varlığın Hakk’tan ayrı bağımsız bir varlığı yoktur. O’nu ve Ben’i iki ayrı varlık bil mek insan-ı kamilin bilincinde vahdetten bir sapmadır. ‘ ‘Vahdet’’ bilgisine ulaşmak aynı zamanda tarifsiz bir zevk haline de ulaşmak demektir. O’nunla daima beraber olmanın zevkini kelimeler  tarif edemez sanıyorum. O aslında hiçbir zaman bizden ayrı değildi,ayrı olduğunu biz vehmettik,zannımız bizi yanılttı. Oysaki yüce Yaratıcı bizi her dem vuslata davet etmekte ,aşka çağırmaktaydı.

                ‘ ‘Biz insana şah damarından daha yakınız’’

Bu yakınlık sözde bir yakınlık değil,hakikatini bilenler için ‘’özde’’ bir yakınlıktır.Niyazi Mısri der ki;

Öyle sanırdım ki ayrıyam,Hakk gayrıdır ben gayrıyam

Benden görüp işiteni bildim ki O canan imiş.

İnsan-ı Kamilin kendisini Hakka’a bu kadar yakın hissetmesi, ‘ ‘Ben insana kendi ruhumdan üfledim’’ sırrını yaşamasındandır. Yaratılmış tüm insanlarda istisnasız bu ilahi ‘öz’ vardır. Bu yüzden bütün insanlar özleri itibarıyla sevilmeye layıktırlar. Arifler, vahdet bilinci sonucu kozmozdaki bütünselliği yakaldıkları için mutlak birliğe giden yolda sevgilerini bölmezler. Yunus’un;

                Elif okuduk ötürü,Pazar eyledik götürü

                Yaratılmışı severiz yaratandan ötürü

felsefesinin ardında da bu bilinç vardır. Bugüne kadar gökkubbe altında nice farklı dinler, mezhepler, ırklar gelmiş,her biri farklı tapınaklarda Yaratıcıya şükran ve ibadet ayinleri yapmışlardır. Görünürde bize göre Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi farklı inançlar mevcutsada ,hepsinin hakikatte tapındığı aynı Rab’dir. Çünkü O’nun zatı ile kaim olmayan bir yer yoktur ki oraya yönelinsin.

                ‘ ‘Her nereye başınızı çevirirseniz Allah’ın vechi oradadır’’

Hz.Mevlana Mesnevi’nin birinci cildinin 500.cü beytinde şöyle diyor;

-Dinler arasındaki ihtilaf gidiş tarzında ve ibadet şekillerindedir. Yoksa yolun hakikatinde değildir.

                İnsan, Allah katında ilahi isimlerin tecelligahıdır ve bu isimlerin içerdiği kavramların açığa çıkması için halden hale çevrilir ve insanlık merdivenindeki yerini alır.İnşikak 19’da şöyle buyrulur;

                ‘ ‘Hayır! Şafağa,geceye ve onda basan karanlığa ve dolunaya yemin ederim ki halden hale geçersiniz’’

                Mesnevi’de bu şöyle ifade ediliyor;

‘ ‘Cihanda basamak basamak ta göklere kadar yükselen gizli merdivenler vardır. Her topluluğun ayrı bir merdiveni vardır,her yürüyüşün başka bir göğü bulunmaktadır. Her biri ,öbürünün halinden habersizdir.’’

                İnsanlar İslam yolunda yürümeselerde çıktıkları merdiven yine Hakkın takdirinde olduğu için Mevlana hazretleri kimseyi kafirlikle suçlayıp hor görmemiştir. Tevbe 51’de şöyle buyrulur;

                ‘ ‘De ki; Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişemez.O bizim mevlamızdır.’’

Dinin şeklinde kalmayıp da öze inen ariflerin hepsinde evrensel sevgi ve hoşgörünün olması tesadüf olmasa gerek. Hakikat pınarından her kap kendi ölçüsünce alır ve onların kapları ne kadar büyükmüş ki asırlar sonra bile bizlerin susuzluğuna derman olmaktadır. Yunus Emre’nin dediği gibi;

                ‘ ‘Gelin tanış olalım işi kolay kılalım

                   Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.’’

 

Sevgiler..

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

8/11/2009 · Kategori: ASK

Aşk; sarılıp dolanır ruhuna baştan sona....Sarmaşıktır,sırnaşıktır,sadıktır...Ansızın gelir,beklenmeden çıkıverir,davetsizdir,bilinmezdir,anlatılmaz yaşanır.......

Sıcacıktır elleri,üşütmez seni...Yakar,dağlar yüreğini,dağıtır benliğini darma duman...
Ağlatır feryat figan..Hasret doludur pınarları,içtikçe susatır,gül kokar seherleri buram buram.
Cezbe rüzgarları savurur,yaprak misali an be an...

Tecelli denizinden yayılır dalga dalga,alır götürür bambaşka limanlara...Ilık bir meltem eser sakinleştirir,sevgilinin nefesi olur nefesin,Hay'dan gelip Hu'ya gidersin...Hu olur siretin Hu olur esman..Bilmezsin ki nerdesin,zaman nedir mekan ne?..Varlığın her cephesi haykırır Allah diye.

Bir münadi seslenir;

-Nerede Hakk'ı Hak için sevenler,nerede maksatlardan arınmış aşık?

Taklit defterleri kapanır,hakikat kitapları açılır yaprak yaprak..Bakarsın ki Resullerin söylediği her şey Hak...Fenafillah makamıdır aşkullah...Geri dönmek istemezsin,takılırsın O An'a..Şeb'i Aruz tadındaki vuslatı haykırıyor Mevlana;

Konuğunum ben bu gece sana,
Ey can,ey canımın canı
Ey gül,Ey güzeller sultanı
N'olur bu gece uyuma

Gönlümü alıp götürdün
Canı da al götür ama,
Sakın bu gece uyuma

Sen ey dilber,ey güleç bahçe
Sen sarhoş gönlümde huzur
Dilimde hece
Sensiz iki dünya zindan bana
Yumma gözlerini,dur
sakın uyuma
kadir gecemiz bu gece


''Senden razı oldum'' nidalarıyla sabahlayacağımız geceler temennisiyle,

sevgiler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

27/9/2009 · Kategori: islam


Hepimiz İslam'ın evrensel bir din olduğunu söyleriz,bununla övünürüz.Çünkü Allah,Hz.Muhammed'i alemlere rahmet olarak göndermiştir ve sadece kendi kavminin ya da Arapların değil bütün insanların peygamberidir ve tüm insanlara 'ümmetim' demiştir.Tüm yeryüzü müslümanlar için mescittir,Allah'a ibadetin bir mekanı olmadığı gibi O'na yönelmek için aracılara da ihtiyaç yoktur.Kul ve Rab arasındaki iki yönlü ilişki araya üçüncü bir kişiyi alamayacak kadar bağımsız ve özeldir.

Eğer bir din evrensellik iddiasındaysa insanlara kendini anlatırken evrensel bir temele oturmalıdır.Kainatı yaratan ''Allah'' ismi ile andığımız Zat,yaratış planının kuvveden fiile çıkışında son basamak ve nihai hedef olarak ''insan'' ismi ile adlandırılan varlığı,kendinin halifesi(temsilcisi) ve ruhunun tecellisi olarak tanıtmışsa,din kavramının evrensel olarak oturduğu temel rengine,ırkına,yerel olarak benimsediği inançlara bakmaksızın ''önce insan'' olmalıdır.

Yeryüzü serüveni sırasında insanoğlunun çevresinden toparlayarak kendine  eklediği unsurlar ya da yaratılışından gelen özellikler ne olursa olsun onu özü itibarıyla,insan olmaklığıyla değerlendirebilmek için insanı ''sevmek'' gerekir.

Allah'ın insanı yaratmasının ve O'na olan muhabbetinin evrensel bir temeli ve amacı olmasına rağmen 'din' adı altında insanların dünyasına giren inançlar,insanların birimsel yapısı ve bütünü yakalamada algılarının yetersizliğinden dolayı 'din' adlı evrensel,bütüncül yapı bölünüp yerel nitelik kazanmaktadır.Bu yerel nitelikler insanların dünyasında İslam,Hıristiyanlık,Yahudilik gibi adlar altında yaşasa da Allah'ın yarattığı sistemi bütün olarak kucaklayamamaktadır..Allah'ın insanları ayrım gözetmeden herkesi severek ve eşit olarak yaratmasına rağmen yerel dinler insanları mümin-kafir,yahudi-goyim,cennetlik-cehennemlik gibi yargılayarak,ayırıp bölerek bütünsel algıyı bozmakta ve Allah'ın işlettiği 'din'adlı evrensel sistemi rotasından çıkarmaktadırlar.

Kuran'ı,İncil'i ve Tevrat'ı bütün insanları eşit ve saygıya layık kabul eden ve onları seven evrensel anlayış çerçevesinde yorumlarsak bu dinleri yerel nitelikler almaktan kurtarmış ve aslına döndürmüş oluruz..Bu çabayı bu dinlerin mistiklerinde görüyoruz..İslam tasavvufçuları,Yahudi kabalistler ve Hıristiyan gnostikler evrenselcidir bu yüzden hep sevgiden ve hoşgörüden bahsederler..Bir peygamberin getirdiği vahiy kaynaklı ilahi sözler toprağa atılmış tohum gibidir..Kendilerinden sonra o dine mensup maneviyatçılar tarafından yeniden işlenip,yorumlanırlar.Bir kutsal kitap ilk orjinal haliyle alınınca Hariciler,El-Kaideciler gibi tiplerin yetişmesi de mümkündür..Kutsal kitapların maneviyatçılarca yorumlanarak insanlara sunulması gerekir.

İnsanları yargılamadan sevemiyorsanız sizin inancınızda yerel bir unsura dönüşmüş demektir.

Allah'ın sisteminde bölünme olmaz.Allah,İslam,Hıristiyanlık,Musevilik diye üç ayrı din yaratmamıştır.Yeryüzünde çeşitli isimlerle adlandırılan dinler hep insan algısının,kapasitesinin Tanrıyı tanımlama ve tecrübe etme biçiminden doğar ve insan kaynaklıdır..Bu bakımdan 'yeryüzündeki insan sayısınca Allah'a giden yol vardır' denilmiştir.Allah'a götüren tek yol 'İslam' değildir.İslam yollardan bir tanesidir sadece.İslam dışında insanlar Allah'a ulaşamazlar demek müslüman olmayan milyarlarca insan ile Allah arasına engel koymaktır.Her insan Allah'a ulaşır,yeterki bunu samimiyetle istesin,hangi dinin ritüelini takip ettiği önemli değildir..İnsanı Allah'a ulaştıracak ve Allah'tan faydalandıracak manevi mekanzimalar evrensel olarak,otomatik olarak,sebep-sonuç kuralları çerçevesinde işler,dinlerle ilgisi yoktur.Dinler insana metot öğretir,dualar ve ibadet şekilleri öğreterek yardımcı olur.İnsanlar soyut bir dünyanın kapısını çalarken sembolizme ihtiyaç duyarlar.Dua,ibadet gibi eylemler insana ihtiyaç duyduğu bu sembolizmi sağlar yoksa bizatihi bu eylemleri yapmanın insana bir faydası ya da ona kazandırdığı bir ayrıcalık yoktur..İnsanın bu şekillerin içini maneviyatla ve farkındalıkla doldurması gerekir.İçi maneviyatla ve samimiyetle doldurulmuş bu ibadetler insanı gerçek hayata hazırlar ve ruhaniyetini güçlendirerek Tanrısallığa yaklaştırır.Bu dünyadaki amacımızda Tanrısallığı tanımak,O'nun ahlakıyla ahlaklanmak ve O'na ait olduğumuzu anlamak ve ruhen yücelmektir.

Kur'anda 'Biz insana şah damarından daha yakınız,her nereye baksanız bizim vechimizi görürsünüz ve dönüşünüz bizedir' ayetleri ile ve İncil'de 'Göklerin egemenliğine ulaşırsanız Tanrının oğulları olursunuz,sır İsa Mesih'in içinizde olmasıdır' bilgileri ve Tevratta Tanrının insana kendi ruhundan üflediğinin anlatılması aynı gerçeklerin farklı sözlerle vurgulanmasından başka bir şey değildir ve bunlar asıl dindir,evrensel öğretilerdir.Yine kutsal kitaplarda bulunan mümin-kafir ayrımlarını peygamberlerin verdiği zorlu mücadelede insanları uyandırmak için kullandıkları bir metot olarak görüp,yerel bir unsur olarak değerlendiriyorum..Allah insanları mümin-kafir diye değil sadece saygıya layık 'insan' olarak tasarlamış,onları bir din etiketiyle değerlendirmemiştir.

Öldükten sonraki yaşamda da herhangi bir dine mensup olup olmamaklığımızdan değil,Tanrıyı bu dünyada yeterince tecrübe edip edemediğimizden ve O'nun ahlakıyla ahlaklanmayıp yeterince ışıklanamadığımızdan ötürü sıkıntı çekeceğiz.Kimseye zarar vermeden,herkesi kendi gibi bilerek ve insanlara faydalı olmak aşkıyla yaşamış ve Allah'a hep saygılı olmuş kendini ölümsüz bir varlık bilmiş,ruhaniyetle dopdolu bir insan sırf müslüman olmadığı için ya da Hıristiyan olmadığı için neden ebediyen cehennemde yansın?..


Son olarak Yunus Emre'nin güzel bir şiiriyle konuyu bağlayalım;

Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Gelin tanış olalım işi kolay tutalım
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz.


Allah'ın bize olan rahmetini ve sevgisini daima hissetmeniz dileğiyle,

sevgiler....

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2009 · Kategori: islam


Kur'an-ın Hz.Muhammed tarafından ilahi ilhamla oluşturulmuş olması ya da O'nun tüm ayetlerinin mota mot Allah tarafından söylenmiş olması üzerindeki tartışma eski zamanlarda 'Kur'an mahluk mu, değil mi?' etrafında dönerdi..Mutezile mezhebi Kur'anın mahluk(yaratılmış) olduğunu söyler bunun karşısında yer alan sünni çoğunluk ise her ayetin Tanrı sözü olduğunu savunurlardı..Bu tür savunmalarda karşı tarafı mağlup etmenin,psikolojik harbin en etkili silahı diğer görüş sahibini 'sapık,bid'at ehli,mürted vs.' ilan etmektir.Biz bunu İslam tarihinde bolca gördüğümüz gibi günümüzde de işletilen bir mekanizmadır.


Ben bu tartışmada Abdülkerim Suruş gibi düşünüyorum..Kur'an mota mot Tanrı sözü değil,Hz.Muhammed'in ilahi esinle söylediği,kendi his dünyasını,kainata ilişkin görüşlerini,günlük meselelerine getirdiği çözümleri,siyasi olaylara yorumlarını ve kendi çevresinde bulunan mevcut dinlere bakışını ve onlara getirdiği yeni yorumları içeren sözlerden oluşan bir kitaptır.

Hud Suresinin ilk ayetlerini okuyalım isterseniz,bunları kim söylüyor acaba?..

1-2)..Elif-Ram-Ra..Bu,Allahtan başkasına ibadet etmemeniz için ayetleri sağlamlaştırılıp sonrada açıklanan bir kitaptır..Şüphesiz ben O'nun tarafından sizin için gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım..

Burada üzerinde düşünmemiz gereken şey Tanrı böyle bir cümle kurar mı?..'Ben sizin için gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım' sözü insan sözü,insan açıklaması değil mi?.Kendisinin konumunu tanımlıyor...Suruş'un dediği gibi peygamber vahiy haline girdiğinde kendisi Tanrı ile Tek oluyor ve kendi sözü Tanrı sözü halini alıyor..Hz.Muhammed'in Tanrı ile içi içe geçmişliğini görebiliyoruz burada..Kur'anda Hz.Muhammed bize yükseldiği mertebeden konuşuyor ve cümleleri kendisinin kurması ile Allah'ın kurması arasındaki fark ortadan kayboluyor..Sufilerin fena--fillah dedikleri Allah'da yok olma ve Tek olma halinin Hz.Muhammed'deki tezahürünü görüyoruz..Eğer klasik anlayışta olduğu gibi ayetlerdeki cümleleri Tanrı kursaydı 'ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım ' demez 'Muhammed'i size uyarıcı olarak Ben gönderdim' derdi.

Zariyat suresi 50-51. ayetlere bakalım,

50..O halde Allah'a koşun..Şüphesiz ben O'nun katından gelmiş açık bir uyarıcıyım..

51...Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin..Şüphesiz ben O'nun tarafından gelmiş açık bir uyarıcıyım..

Arapça bildiğim için ayetlerin orijinalinden de takip ediyorum,ayetlerde 'De ki şeklinde çevrilen 'Gul' emri de yok'...Hz.Muhammed burada direk cümleleri kendi kuruyor,bu ayetlerin oluşturulmasında yaşadığı manevi hal gereği bunu bu şekilde ifade etmiş..Tanrının bu cümleleri kurmayacağı çok açık.

Kur'andaki günlük siyasetle ilgili ayetlerin hemen olayların akabinde söylenmesi de ayetlerin ezelde değil de olaylar esnasında peyder pey oluşturulduğunu gösteriyor..Hz.Muhammed'in yaşadığı coğrafya ve olaylar üzerine oluşturuluyor ayetler..Olayları daha farklı yaşasaydı veya farklı bir coğrafyada ve tarihi zamanda yaşasaydı elimizdeki Kur'an ayetleri daha farklı olacaktı..Günümüzde yaşasaydı Hz.Muhammed'in vereceği örnekler günümüz bilimi çerçevesinde olurdu..Belki de 'DNA'daki şifreyi yazanı görmüyor musunuz?,,yerleri ve gökleri yaratan Rabbin yazmıştır O'nu?Ne de az düşünüyorsunuz?' şeklinde bir ayet olabilirdi.. kendi coğrafyasındaki deveyle ilgili,çöl hayatıyla ilgili,hurmayla ilgili ve o zamanın astrolojik bilgisi olan 7 kat göklerle ilgili Hz.Muhammed'in tefekkürleriyle karşılaşıyoruz Kur'an'da..Hz.Muhammed'in vermek istediği mesaj bilim yapmak değil,bilimsel bir gerçeğe vurgu yapmak değil,görebildiği kadar,bilebildiği kadar evren bilgisiyle bunları yapanın Tek bir İlah olduğunu anlatmak..Derdi yıldızların Tanrı olamayacağını ,putların insana fayda vermeyeceğini anlatmak..Hani o Tanrı sandığınız 7 kat gök var ya onlar Tanrı değil Tanrı'nın ayetleridir demek istiyor..

 Biz bugün dünyanın düz sanıldığı, dünya merkezli ve onun üstündeki 7 gök cisminin dünyanın etrafında döndüğü eski astronomiyi bırakalı çok oluyor...Ama Hz.Muhammed zamanındaki bilgi bu kadardı,O da bu kadarını biliyordu..Kopernik'ten sonra gelseydi peygamber, anlattığı ayetler daha farklı olurdu..

Bizim bugün Kur'an'a içindeki tüm bilgiler dosdoğru,yanılmaz Tanrı sözleri olarak değil Tanrı esiniyle yazılmış ve insan faktörünün aktif rol aldığı kutsal sözler olarak bakmamız  ve bu yüzden içerdiği evrensel özle ilgilenmemiz gerektiği kanaatindeyim..Yoksa günümüz biliminin bugün kabul etmediği yanlışlığı kanıtlanmış görüşleri Kur'anda var diye Tanrı sözü olarak alırsak Tanrı'yı gerçekte hiç kavrayamayacağımızı sadece etrafında dolaşacağımızı ve hatta Hz.Muhammed'in hakikatini bile anlamaktan çok uzak olduğumuzu söyleyebilirim.

Hz.Muhammed ne bilim yaptı,ne felsefe..ne tarihi hikayeler anlattı ne masal..ne bir şairdi ne bir kahin..ne makam peşindeydi ne para ne kadın..daha davasının en başında servet ve kadınlar kendine teklif edilmişti..bunları bir kenara itip bir dava peşine koşturan bir kişiye ganimet düşkünü kadın sevdalısı diyenler içlerindeki nefretten arınabilseler keşke.O bir beşerdi ve beşer algısının yettiği kadarıyla inzivaları sonucunda ulaştığı makamdan diğer beşerlere seslenmeye çalıştı ve hiçbir ücret istemedi bunun karşılığında..O Rab ile yek vücud olduğundan vahiy haline bürününce O'nun sözü Tanrı sözü oldu Tanrı sözü O'nun sözü oldu..Bunları iyi anlayabilmek için Allah'a giden yolda hal yaşamanın ne olduğundan haberdar olmak lazım..Maneviyatın kurallarından,mekanizmalarından haberdar olmak lazım..

Eğer Kur'anı Hz.Muhammed'in zihninden ve döneminin koşullarından ayırırsak Kur'andaki bilimsel hataları telif edemeyiz..Biz Kur'andan evrensel ahlaki ilkeleri,Hz.Muhammed'in yaptığı Allah'a ulaştıran ibadet pratiklerini ,Hz.Muhammed'in yoğun şekilde yaşadığı Allah'la buluşma coşkunluğunu almalıyız.Kur'anın hükümlerinin kıyamete kadar geçerli Tanrı sözü olduğunu söylersek bilimsel ve sosyal gelişmeler karşısında direnemeyiz..Evrenin 6000 yıllık 6 günde yaratıldığıyla ilgili bir sürü aslı astarı olmayan yorumlar üretmek durumunda kalırız ki bu da çok fazla gitmez..Açıkça kutsal kitaplarda evrenin 6000 yılda yaratıldığı yazıyor.Bu bilginin hatalı olduğunu kabul etmek bu kadar zor olmamalı ve bunu kabul etmek ne Tanrıyı inkardır ne peygamberi küçültmektir..

Peygamber kendi dönemindeki bilgiler ışığında yükseldiği manevi hal ile Allahı anlatmaya çalışmış ve sanıldığının aksine peygamber o zamanki dinler hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir kişi değil,çağının bilgisini elinden geldiğince takip etmiş,ilmi merakı olan bugünün deyimiyle o zamanın entellektüel kişilerinden biri...en azından benim kanaatim böyle..




Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2009 · Kategori: islam

Yazan: Muhammed Ayetullah Tabar

(http://www.nytimes.com/2008/12/07/magazine/07wwln-essay-t.html?_r=2&scp=3&sq=Mohammed%20prophet&st=cse’den çevrilmiştir. 5 Aralık 2008’de yayımlanmıştır.)

Çeviren: Esin Tezer

Yirmi yıldan fazla süredir Abdülkerim Suruş, İran’ın önde gelen halk entelektüellerinden biri oldu. İslami teoloji ve mistisizmde uzmanlaşan Suruş, Ayetullah Humeyni tarafından nihayetinde teokratik devleti karşısına alacak İran üniversitelerinin “İslamlaştırılması” için seçilmişti. Farklı düşünmesinin bedelini ödedi. Huzur sağlamak için kurulan yasa dışı örgütler ve diğer hükümet destekli unsurlar İran’daki geniş katılımlı derslerini bastı. Dövüldü ve neredeyse öldürülecekti. Entelektüellerin rock yıldızları olarak görüldüğü bir ülkede Suruş, dini çoğulculuğa ve demokrasiye verdiği açık destek yüzünden saygı gösterildi ya da hakarete uğradı. Şimdilerde çok önemli bir adım daha attı. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde o üniversiteden bu üniversiteye dolaşarak, İran’ın imamlık kurumuna şok dalgaları gönderiyor.

Skip to next paragraph

En yakın tartışma bundan yaklaşık sekiz ay önce, Suruş’un Hollandalı bir gazeteciyle İslam’ın en hassas konularından Kur’an-ı Kerim’in ilahi kaynağıyla ilgili konuşmasından sonra başladı. Müslümanlar uzun zamandır kutsal kitaplarının Tanrı tarafından Peygamber Hz. Muhammed aracılığıyla kelime kelime indirildiğine inandı. Fakat Suruş; röportajında, Kur’an’ın “risalet deneyimi” olduğuna dair alternatif düşüncesini açığa çıkardı. Bana, peygamberin “Kur’an’ın hem alıcısı hem de üreticisi olduğunu ya da, vahyin hem öznesi hem de nesnesi olduğunu” anlattı. Suruş, “Kur’an’ı okuduğunuzda, bir insanın sizle konuştuğu hissine kapılırsınız, yani; kelimeler, betimler, kurallar ve düzenlemelerle benzer tüm şeyler insan zihninden gelmektedir” dedi ve ekledi: “Bu zihin, tabii ki, Tanrı’nın ilhamı ve kutsallıkla boyanmıştır”.

İnternet sayesinde Suruş’un sözleri yayıldıkça, İran’ın Ayetullahları da savaşa dâhil oldu. Onların reddiyelerinde, imamlar Kur’an’ın şu ayetlerini öne sürdü: “Bu sana (Yâ Muhammed) indirdiğimiz mübarek bir kitaptır” (Sad / 29). Bu ayetleri, Tanrı’nın vahiy edici ve Muhammed’in alıcı olduğunu göstermiyor mu diye sordular. Ayrıca Muhammed’in vahiy gelmesi için sabırsızlandığına ve 300’den fazla durumda peygamberin etrafındakilere şu ya da bunu yapmasını söylemesinin emredildiğini ileri sürdüler. Argümana göre, bu emirler peygamberin zihninden ya da kalbi dışında başka bir yerden geldiğini göstermekteydi. Suruş; karşılık olarak, peygamberin papağan olmadığını söylüyor. Suruş bana, peygamberin daha çok kendisi için bal üreten bir arıya benzediğini ve bu bal üretme mekanizmasının Tanrı tarafından ona verildiğini ifade etti. Bu “Kur’an’ın kendi örneğidir” diyor Suruş, ve şu ayeti getiriyor: “Rabbin, arıya vahyetti: ‘Dağlardan, ağaçlardan, insanların yaptıkları çardaklardan evler edin. Sonra her türlü meyvelerden ye, Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. İşte o arının karnından değişik renkli bir şerbet çıkıyor; onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir kavim için önemli bir âyet vardır.” (Nahl / 68)

Suruş, Müslüman Luther olarak tanımlanıyor. Fakat Protestan reformcunun aksine kutsal kitaplar hakkında harfi harfineci (literalist) değil. Onun çalışması 19’ncu yüzyıl Alman bilim adamlarının İncil’i orijinal bağlamında anlamaya çalışanlarınkine benziyor. Tipik bir örnek: Kur’an’da yer alan ya da Muhammed’e atfedilen hırsızın elinin kesilmesi ya da zina edenin taşlanması ifadeleri, peygamber dönemine ait çalışan kuralları ve düzenlemeleri bildirir. Bugünün Müslümanları, eğer ellerinde daha insancıl yollar varsa; aynı adımları izlemek zorunda değiller.

Suruş’un son görüşleri İran’ın güçlü muhafazakâr kanadında hoş karşılanmadı. Bazıları onu, ölümle cezalandırılabilecek sapkınlıkla suçladı. İran’ın dini başkenti Kum’da son çalışmalarıyla ilgili protestolar düzenlendi. Ancak İran’ın en büyük lideri Ayetullah Ali Hamaney, beklenmedik şekilde tartışmanın büyütülmemesi için uyarıda bulundu. Hamaney, “ülkenin zihnini bulandırmak” için “felsefe ya da sahte-felsefe” yapanlara “küfürle suçlamak ya da öfkelenmek” yerine argümanlarını çürütecek “dini gerçekler” ile karşılanması gerektiğini söyledi.

İran’da bugün, hükümet karşıtları laik bir devletin kurulması savunuculuğunu yapıyor. Suruş’un kendisi de cami ve devletin, dinin yararına ayrılması gerektiğini söylüyor. O dinden özgürlüğü değil, dinin özgürlüğünü arıyor. Yani daha farklı ve potansiyel olarak daha etkin bir ajanda için konuşuyor. Ortaçağ İslami mistiği Rumi, (Mevlana Celaleddin Rumi) bir zamanlar “eski bir aşk sadece yenisi içinde eritilebilir” diye yazmıştı. Liderlerinin gücü ellerinde ilahi bir görev olarak tuttuğu derinlikli dini bir toplumda, toplumu çoğulculuğa ve demokrasiye yönlendirmek için dini karşı bir argüman gerekebilir. Suruş, İslam adına konuşanlara, onların kelimelerini kullanarak meydan okuyor.

(Muhammed Ayetullah Tabar George Washington Üniversitesi’nde Elliott Uluslararası İlişkiler Okulu’nda yardımcı öğretim görevlisidir.)

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

31/8/2009 · Kategori: islam

Röportajı Yapan: Michel Hoebink, Aralık 2007

(http://www.drsoroush.com/English/Interviews/E-INT-The%20Word%20of%20Mohammad.html’den çevrilmiştir.)

Çeviren:Esin Tezer

’Muhammed, Kurân’ı oluşturandır’’. Bu, ünlü İranlı reformcu Abdülkerim Suruş’un gelecek yılın başında yayımlanacak olan kitabı ‘Peygambere Özgü Deneyimin Genişlemesi’nde ne söylediği. Bu görüşle Suruş; bazı en radikal Müslüman reformcudan daha da ileri gidiyor. Zemzem’le olan bir röportajında kitabının önceden tadına varılmasını sağlıyor.






Abdülkerim Suruş, İran reform hareketinin entellektüel lideri olarak kabul edilmektedir. Başlangıçta Humeyni destekçisiydi. Genç İslam Cumhuriyeti’nde aralarında Humeyni’nin kültürel ve eğitimsel reform danışmanlığı da olmak üzere çeşitli resmi görevlerde bulundu. Fakat dini lider çok geçmeden bir despota dönünce, Suruş hayalkırıklığı içerisinde ayrıldı. 90’ların başından beri ‘İslam demokrasisi’ kavramını tartışmaya başlayan ‘cumhuriyetçi’ entellektüeller grubunun bir parçasıdır, fakat sonunda İslam devleti fikrinden tümüyle uzaklaşmıştır.

Suruş’un temel argümanı basittir: ‘Tüm insanların din anlayışı tarihsel ve hatalı olabilir’. Bu fikirle, İran’a özgü dine dayalı yönetimi basite indirgemektedir. Çünkü tüm insanların din anlayışı hatalı olabilir ise; şeriatı Tanrı’nın adıyla uygulamaya kimse hak iddia edemez, İran imam sınıfı bile.

’Peygambere Özgü Deneyimin Genişlemesi’ nde Suruş, dini bilginin hatalı olabilirliği üzerindeki görüşünün kısmen Kurân’a da uygulandığını açıkça belli etmektedir. Suruş, Nasr Hamid Ebu Zeyd ve Muhammed Arkun gibi düşünürlerle Kurân’a tarihsel yaklaşımı savunan küçük bir radikal reformcu gruba aittir. Ancak yeni kitabında pek çok radikal çalışma arkadaşından bir adım önde gitmektedir. Kurân’ın sadece hasıl olmuş tarihsel durumların bir ürünü değil; aynı zamanda tüm insan sınırlamalarıyla Peygamber Muhammed’in zihninin bir ürünü olduğunu iddia etmektedir. Suruş; bunu zaten ortaçağa ait çeşitli düşünürlerin ima ettiklerini, bu fikrin bir yenilik olmadığını söylemektedir.

RÖPORTAJ:

MICHEL HOEBINK: İnancını yitirmiş modern dünyamızda ‘vahiy’ gibi birşeye nasıl anlam kazandırabiliriz?

ABDÜLKERİM SURUŞ: Vahiy, bir ‘ilhamdır’. Peygamberlerinki daha yüksek düzeyde olsa da; o, şair ve mistiklerinkiyle aynı deneyimdir. Vahyi modern çağımızda şiir sanatının mecazını kullanarak anlayabiliriz. Müslüman bir filozofun dediği gibi ‘Vahiy’, daha yüksek bir şiir sanatıdır. Şiir sanatı, bilim veya filozofiden farklı olarak çalışan bir bilgi aracıdır. Şair kendisine dışarıdan gelen bir kaynak tarafından bilgilendirildiğini, birşey aldığını düşünür. Ve şiir sanatı, aynı vahiy gibi bir yetenektir. Bir şair insanlar için yeni ufukları açabilir. O, onların dünyayı farklı bir şekilde görmelerini sağlar.

MH: Sizin bakışınıza göre Kurân, zamanının ürünü olarak düşünülmeli. Bu, metnin üretiminde Peygamberin şahsının aktif ve hatta bütünü oluşturan bir rol oynadığı anlamına mı geliyor?

AS: Geleneksel beyana göre Peygamber sadece bir araçtı, o sadece Cebrail tarafından kendisine ulaştırılan bir mesajı bildirdi. Ancak benim görüşüme göre Peygamber, Kurân’ın üretiminde çok önemli bir rol oynadı. Şiir sanatının mecazı bunu açıklamak için bana yardım ediyor. Peygamber, tıpkı bir şair gibi dışarıdan gelen bir kuvvet tarafından ele geçirildiğini hisseder. Fakat aslında daha da iyidir: Aynı zamanda Peygamber kendisi herşeydir: Yaratıcı ve üretici. İlhamın dışarıdan mı yoksa içeriden mi geldiği sorusu ise gerçekten konuyla ilgili değildir, çünkü vahiy düzeyinde dışarısı veya içerisi arasında fark yoktur. İlham, Peygamberin ÖZÜNDEN gelmektedir. Her kişinin özü ilahidir, fakat Peygamber ilahiliğinin farkına varmış olduğu için diğer insanlardan ayrılır. O, potansiyelini gerçekleştirmiştir. Nefsi Tanrıyla TEK olmuştur. Bu noktada beni yanlış anlamayın: Tanrıyla olan bu ruhsal birleşme, Peygamberin Tanrı haline geldiği manasına gelmez. O, sınırlı ve onun durumuna uygun hale getirilmiş bir birleşmedir. O insan boyutudur, Tanrı’nın boyutu değil. Mistik şair Celaleddin Rumi (Mevlana Celaleddin Rumi) bu çelişkiyi şu sözlerle açıklar: ‘‘Peygamberin Tanrıyla olan birleşmesi aracılığıyla okyanus, bir kavanoza dökülmüştür.’’

Fakat Peygamber bir diğer şekilde vahyin oluşturucusudur da. Tanrıdan aldığı şey, vahyin içeriğidir. Bu içerik her nasılsa insanlara bu şekilde sunulamaz; çünkü o, onların anlayışının ve hatta kelimelerin ötesindedir. O, şekilsizdir ve Peygamberin kişiliğinin aktivitesi onu alınır yapmak için şekilsizi şekillendirmektir. Peygamber ilhamı bir şair gibi bildiği dilde, hakim olduğu stillerde, sahip olduğu imajlarda ve bilgide yeniden aktarır. Fakat kişiliği de metni şekillendirmede önemli bir rol oynar. Onun kişisel tarihi babası, annesi, çocukluğudur. Ve hatta ruh hali. Eğer Kurân’ı okuduysanız; Peygamberin kendini ifade etme şeklinde bazen çok sevinçli, son derece etkili ve güzel söz söylerken; bazı zamanlarda ise sıkılmış ve oldukça sıradan olduğunu hissedersiniz.Bütün bu şeyler Kurân’ın metninde etkisini bırakmıştır. Bu, vahyin tamamen insana ilişkin yönüdür.

MH: Öyleyse Kurân, insana ilişkin bir yöne sahip. Bu, Kurân hatalı olabilir manasına mı geliyor?

AS: Geleneksel bakışta vahiy hatalı olabilir. Fakat şimdilerde vahyin sadece Tanrının özellikleri, ölümden sonraki hayat ve ibadetin kuralları gibi bütünüyle dini hususlarda hatalı olabilirliğini düşünen yorumcular daha da fazla. Onlar vahyin maddesel dünyayla ve insan toplumuyla bağlantılı meselelerde yanlış olabileceğini kabul ediyorlar. Kurân’ın tarihsel olaylar, diğer dini gelenekler ve her tür pratik dünyevi konular hakkında ne söylediği mutlaka doğru olmak zorunda değil. Böyle yorumcular çoğu kez Kurân’daki bu tür hataların peygamberliğe zarar vermediğini, çünkü Peygamberin ‘zamanının insanlarının’ bilgisinin düzeyine ‘indiğini’ ve onlarla ‘zamanının lisanında’ konuştuğunu tartışıyorlar. Ben farklı bir görüşe sahibim. Peygamberin kendi daha iyi bilirken ‘zamanının lisanını’ konuştuğunu düşünmüyorum. O aslında söylediği şeylere inandı. O onun kendi lisanıydı, kendi bilgisiydi ve onun dünya, evren ve insanoğlunun genetiği hakkında etrafındaki insanlardan daha fazla bildiğini düşünmüyorum. Bugün sahip olduğumuz bilgiye sahip değildi. Ve bu, onun peygamberliğine zarar vermez; çünkü o bir peygamberdi, bir bilimadamı veya tarihçi değildi.

MH:Rumi gibi (Mevlana Celaleddin Rumi) ortaçağa ait filozoflardan, mistiklerden bahsediyorsunuz. Kurân üzerindeki görüşleriniz hangi kapsama göre İslam geleneğinde kaynağını buluyor?

AS: Benim pek çok görüşüm ortaçağa ait İslam düşüncesine dayanmaktadır.Bütün insanlarda farklı derecelerde bulunabilen peygamberliğin çok genel birşey olduğu düşüncesi hem Şii İslam’da hem de mistisizmde alışagelmiştir. Büyük Şii ilahiyatçı Şeyh Mufid, Şii imamları peygamberler olarak adlandırmamakta, fakat onlara peygamberler tarafından sahip olunan tüm özellikleri atfetmektedir. Ayrıca mistikler genellikle kendi deneyimlerinin o peygamberlerle aynı olduğuna inanmışlardır. Ve potansiyel olarak hatalı olabilir insan ürünü olan Kurân bilgisi, oluşturulan Kurân’ın Mutezile mezhebinde dolaylı olarak belirtilmektedir. Ortaçağa ait düşünürler böyle fikirleri çoğu kez açık veya sistematik bir tarzda ifade etmemişler, bunun yerine onları gelişigüzel kelamlar veya imalarda saklamaya eğilimli olmuşlardır. Onlar böyle düşüncelerle başa çıkamayan insanlar arasında karışıklık yaratmak istememişlerdir. Örneğin Rumi, (Mevlana Celaleddin Rumi) bir yerde Kurân’ın Peygamberin zihin hallerinin aynası olduğunu belirtir. Rumi’nin açıkça belirttiği şey; Peygamberin kişiliği, değişen ruh halleri ve onun daha kuvvetli ve daha zayıf anlarının Kurân’da yansıtılmasıdır. Rumi’nin oğlu daha da ileri gider.Kitaplarından birinde poligamiye (çok eşle evliliğe) Kurân’da izin verildiğine, çünkü Peygamberin kadınları sevdiğini iddia eder. Takipçilerine dört kadınla evlenmelerini söylemesinin nedeni buydu.

MH: Şii geleneği Kurân’ın insancıllığı üzerindeki düşüncelerinizi geliştirmek için size daha fazla özgürlük veriyor mu?

AS: Sünni İslam’ın, Mutezile’lerin rasyonelist okulunun ve Kurân’ın sonsuza kadar ve yaratılmamış olduğu prensibinin Eşari mezhebi tarafından kötü şekilde bozguna uğratıldığı iyi bilinmektedir. Fakat Şii İslam’da Mutezilelik her nasılsa hayatına devam etmiştir ve zengin filozofik gelenek için bir görgü temeli haline gelmiştir. Oluşturulan Kurân’ın Mutezile prensibi, Şii ilahiyatçılar arasında neredeyse karşı gelinmezdi. Bugün Sünni reformcular Şii görüşüne ve oluşturulmuş Kurân prensibini benimsemeye yakınlaşmaktadırlar. Ancak İran imam sınıfı, Şii geleneğinin filozofik kaynaklarını dini anlayışımıza yeni ufuklar açmak için kullanmada isteksizdir. Onlar dinin muhafazakar anlayışı üzerine güçlerini dayandırmışlardır ve peygamberliğin doğası gibi olan konular üzerindeki tartışmayı açarlarsa herşeyi kaybedebileceklerinin korkusunu yaşarlar.

MH: Çağdaş Müslümanlar için görüşlerinizin ve Kurân’ı ahlak kılavuzu olarak kullanma şeklinin sonuçları nelerdir?

AS: Kurân’ın insan bakışı dinin temel ve raslantısal özellikleri arasında ayrımsamayı mümkün kılar. Dinin bazı kısımları tarihsel ve kültürel olarak belirlenmiştir ve bugün artık güncel konularla ilgili değildir. Örneğin, Kurân’da saptanmış bedensel cezalandırmalarla olan durum budur. Eğer Peygamber başka bir kültürel ortamda yaşasaydı, o cezalandırmalar büyük olasılıkla onun mesajının bir parçası olmayacaktı.Bugün Müslümanların görevi zamanla Kurân’ın esas mesajını çevirmektir. O, bir atasözünü bir dilden bir diğerine çevirmek gibidir. Siz onu kelime kelime çevirmezsiniz. Aynı ruha sahip, aynı içeriğe sahip, fakat belki de aynı ifade tarzlı başka bir atasözü bulursunuz. Arapçada, ‘O hurmaları Basra’ya taşıyan biri gibidir’ dersiniz. Eğer onu İngilizceye çevirirseniz, ‘O Newcastle’a kömür taşıyor’ dersiniz. Kurân’ın tarihsel, insan bakışı bize bunu yapmaya izin vermektedir. Kurân’ın asıl itibariyle Tanrının oluşturulmamış, başı ve sonu olmayan bir kelâmı olduğu fikrinde ısrar ediyorsanız; kendinizi çözülemeyen bir ikilemde bulursunuz.

Michel Hoebink, Radyo Hollanda Dünyası’nın Arapça Departmanında çalışmaktadır. ‘‘Peygambere Özgü Deneyimin Genişlemesi’’ Brill, Leiden tarafından 2008’in başında yayımlanacaktır. Abdülkerim Suruş için İran’da çalışmak Cumhurbaşkanı Ahmedinejad yönetime geçtiğinden beri son derece güç hale gelmiştir. Bu nedenden dolayı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Harvard, Princeton ve Berlin’deki Wissenschaftskolleg gibi batı üniversitelerinde öğretme davetlerini kabul etmiştir. Suruş; geçen akademik yılda Amsterdam’daki Açık Üniversite’de ve Hollanda, Leiden’daki Modern Dünyada İslam Çalışması Enstitüsü’nde konuk öğretim görevlisiydi.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

30/8/2009 · Kategori: tasavvuf

Mesnevi'de yer alan ve erotik hatta pornografik bulunan hikayeler üzerinden bir yıpratma faaliyetine girişenler var...Mevlana'ya olan nefretlerini ifade etmede iyi bir dayanak bulduklarına inanıyorlar ve bunun üzerinden de tüm sufiler taşa tutulmaya çalışılıyor..

Oysa sufiler olmasa bu eleştirileri yapanlar kim bilir hangi dine mensup olacaklardı?..Hıristiyan,Şaman ya da pagan olmaları çok muhtemeldi ama müslüman olamayacakları da bir vakıa..Kuteybe'nin Türklere yaptığı katliamdan sonra İslam'dan nefret eden Türklere İslamı sevdiren Horasan erenleri olmuştur.Hallac-ı Mansur ve müritlerinin ve pek çok sufinin irşadıyla Türkler İslama ısınabilmiştir..Eğer islam Arapların elinde kalsaydı ve İslama Türk-sufi yorumu gelmeseydi bugün İslam Anadolu topraklarına giremezdi.İslamı evrensel yapan Türk yorumu olmuştur..Arapçılığın içinde kaybolup gidecekken evrensel bir tema kazanmıştır İslam.

Bu parantezden sonra asıl konuya gelelim..Mevlana malum hikayeleri anlatırken porno yapmak amacıyla mı yazmıştır bunları?..Amacı ahlaksızlık mıdır?..Önce Mevlana'nın niyetine bir bakmak lazım..Bu hikayeleri niye anlatmış?..Ve bu hikayeler bize bu kadar açık saçık gelirken o dönemde normal mi karşılanıyordu?..

Bu soruların cevabı kültürel kodlarla ilgili..bizim için ayıp olan şey onlar için normal karşılanabilmiştir ki bu hikayelerin yazıldığı dönemde Mevlana'ya bu hikayeler için hücum edildiğine dair bir şey göremiyoruz..Ama her dönemde olduğu gibi tutucu,harici zihniyetin o dönemde de var olması mümkün..Nasıl olmasın ki?..Kur'andaki Hz.Yusuf ile Züleyha'nın aşkını anlatan kıssayı erotik bulup Tanrı sözü diye yakıştıramayan ve bu kıssayı Kur'andan saymayan Hariciler yok muydu?..

Tanrı, aşkın varlığını,realitesini kabul edip aşkın yakıcılığı üzerine bir kıssa anlatabiliyorsa kraldan çok kralcılara ne oluyor?..Hatta erotizmden bahsedilecekse Kur'andaki memeleri yeni tomurcuklanmış dilberlerin anlatılışına ne demeliyiz?..

Huriler için  ''memeleri yeni sertleşmiş,tomurcuklanmış bakire kız' tanımlaması oldukça erotik bir anlatım bence..Erkekleri cennete özendirmek için yapılmış çok tahrik edici bu ayetleri yerlerin ve göklerin Rabbi olan Tanrı nasıl anlatabilmiş?..

Ya da bizlerin kafamızdaki Tanrı imajında mı bir sorun var yoksa?..Ya da bazı Allah adamları kafamızdaki şablona uymuyor diye kellesini mi uçurmalıyız?..Ya da cinselliği bir tabu haline getirdiğimiz için mi bu konuşmalardan utanıyoruz?..Tanrı'yı dahi susturmak istiyoruz?...

Bu tarz hikayeler anlatan tek kişi Mevlana değil,bunun da altını çizelim..O dönemin karakteristiğinde bu var,hatta bugün de olmalı..Şehvetin afetini anlatırtken çiçeklerden böceklerden mi bahsetseydi?..Kadın ve erkek diye iki ayrı cins yaratıp,onlar arasına muhabbeti yerleştiren cinselliğide bunun bir aracı olarak var eden yaratıcı neden cinselliğin realitesinden ve konuşulmasından rahatsız olsun?

Tüm eşyayı zıtlıklar üzerine,çiftler şeklinde var edip bu iki zıt kutup arasına da bir çekim koyarak bu evrenin kuvveden fiile çıkmasını sağlayan Rab değil mi?..Eğer bu meseleleri hep erotizm bağlamında ele alacaksak o zaman en büyük erotizm Yaratılıştır ve Tanrı erotik bir zevkle Kainatı yaratmıştır..Ve evreni yaratırken duyduğu bu hazzı,zevki yarattıklarıyla da paylaşmış ve cinsel zevk adı altında bu hazdan  insanların ve diğer canlıların pay almasını istemiştir.

Cinselliği yaratan Rab iken,Rab adına cinselliğin konuşulmasından mı utanacağız?..Bu konuda da ifrat ve tefrite kaçmadan orta yolu takip ederek cinselliği tabu haline getirmemek lazım..Mevlana böyle hikayeler anlatmışsa sen alacağın hisseye bak,hariciler gibi hemen tekfir etme..Sonra Hz.Ali gibi bir yiğidi öldürmüş olursunda hiç haberin olmaz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::